(İŞLENMİŞ)
SU GİBİ AZİZ OL, SÖMÜRENİN ÇOK OLSUN
Alkan SOYAK
asoyak@marmara.edu.tr
Kayınbiraderim
“O”ndan ilk söz ettiğinde hemen alıp incelemek istedim. Ancak,
hayat gailesi tam da bu konudaki merakımı unutturmaya yüz
tutmuşken, Fakültenin yazlık kantininde su siparişime verilen
karşılık kayınbiraderimin kulaklarını çınlatmama vesile oldu. İşte
tam karşımda, tüm albenisiyle duruyordu. Serinliğe kavuşmayı
simgeleyen yunuslar ve masmavi ergonomik bir şişenin içinde, “Turkuaz:
Sofra İçeceği”. Sofra içeceği de ne ola ki? diye ilk
ciddi düşünme eksersizlerimi burada yaptığımı söyleyebilirim. Hani
rakip biraderler Coca-Cola ve Pepsi Cola’nın ürettiği bilumum
kapitalizm sıvılarını anlamıştık da, bu su görünümlü madde ne
anlama geliyordu? Kantinciye, özellikle tercih ettiğim ve seçimimi
yaparken de sertlik derecesini esas aldığım, bir başka doğal
kaynak suyundan istediğimi söylediğimde ise bu suyu
satmadıklarını, dağıtım grubunun kendi meşrubat çeşitleriyle
birlikte“sofra içeceğini”de adeta dayattıkları iddiasıyla
karşılaştım.
Küreselleşmenin yeni bir numarasıyla karşı karşıya olduğumuz
aşikardı. Birçok arkadaşıma durumu anlattım. Kimisi olayı
kavrayamadı; kimisi ise “böylesi bir nüans”la uğraşmanın
gereksiz olduğunu düşündü. Ben ise şeytanın ayrıntıda gizli
olduğuna inananlardandım. Enformasyon teknolojisinin nimetleri,
Internet’te yapmış olduğum kısa bir turla size aktaracağım şu
bilgilerin derlenmesinde etkili oldu.
Meğer ki
kapitalizmin sıvıcıları “suyu” dahi üretmişlerdi. Coca-Cola'nın
Türkiye’nin büyük illerinin çoğunda fabrikaları hali hazırda
mevcuttu. Üretmeye başladığı bu ürün ise kuyularından çekilen
suyun saflaştırma teknikleriyle rafine edilmesinden mütevellitti
ve Coca- Cola diğer meşrubatlarının üretiminde kullandığı bu suyu
aynı zamanda Turkuaz ismiyle de satmaya başlamıştı.
Kendi pazarlama ağı desteğiyle ve reklam gücüyle, kısa sürede
yurdum insanı Türkiye’nin dört bir yanında yunuslu suyla
karşılaşmaya başladı. Sofra içeceği nüansı mı? Kim
görecekte kafasına takacak alla sen. Su mu? Evet su!! En azından
görüntüsü öyle... Gerisinden sana ne? Ama benim kafama takılmıştı
işte ne yapabilirim? Daha birinci şoku atlatmadan kapitalist
sıvıcılardan rakip birader Pepsi Cola, Aquafına isimli “işlenmiş
suyu” piyasaya çıkardı. Su kaynaklarıyla zengin diye bildiğim
yurdumda ne oldu da doğal kaynak suyu, “sofra içeceği ya da
işlenmiş suya” teslim olmuştu. Burnuma haksız rekabet kokuları
gelmişti bir kere!!
Türkiye’de
İçme Suyu Sektörü başlıklı bir rapordan yararlanarak
derlediğimiz bilgiler bize ilginç ipuçları sundu. Kanada, Çin,
eski SSCB, ABD, Japonya, Romanya, Bulgaristan ve Almanya’nın
ardından Türkiye 186 km3’lük potansiyel su kaynağı ile dünya
liginde ön sıralarda yer almaktadır. 1997 yılı verilerine göre bu
potansiyelin çok düşük bir bölümü olarak kabul edebileceğimiz 36
km3’lük kısmı fiilen tüketilmekte ve bunun yaklaşık 1/6’sı içme ve
kullanma suyu niteliğindedir. Başlıca illerimizin rezerv ve
potansiyel su tahminlerine bakıldığında, özellikle içme suyu
alanında yabancı çokuluslu şirketlerin de iştahını kabartan bir
pazarın varlığına dikkat çekilmektedir. Belli başlı 24 ilimizin
(belgeli) içme-kullanma ve sanayi suyu olarak tahsil
edilen su miktarı yılda
3828.15 hm3’tür. Tahsil edilen
bu su miktarlarının ancak %9’u nüfus yoğunluğu açısından ülkenin
en önemli içme suyu pazarları olarak kabul edebileceğimiz İstanbul
(123.48 hm3/yıl) ve Ankara’dan (223.61 hm3/yıl)
sağlanabilmektedir.
1990'lı yılların
başından itibaren Türkiye'de özellikle büyük kentlerde ortaya
çıkan içme suyu sorunu ile birlikte ambalajlı su tüketiminin
arttığı gözlenmiştir. 2001 kriz yılı olmasına rağmen ambalajlı su
tüketimi 4.1 milyar litreye ulaşmış ve içme suyu pazarında ciro
bazında yaklaşık 165 milyon dolarlık bir hacim söz konusu
olmuştur. Bu pazarın dağılımı ise 57 milyon dolarla damacana su,
68 milyon dolarla pet şişe su, 30 milyon dolarla maden suyu ve 10
milyon dolarla cam şişe su şeklindedir. Ambalajlı su pazarının
yaklaşık % 45'i 5 büyük firma tarafından paylaşılmaktadır. Bu
firmalar sırasıyla DanoneSa, Pınar, Erikli, Nestle ve Coca-Cola’dır.
Bu firmalar pet şişe suda sahip oldukları güç nedeniyle pazar
payında en büyük paya sahip firmalar olarak dikkat çekmektedirler.
Bu durum yerli sermayeli
kuruluşlardan çok özellikle ülke içinde pazarlama ve dağıtım
mekanizmalarını çok güçlü bir şekilde kurmuş olan bazı (müseccel)
yabancı firmaların sektör içindeki konumunu güçlendirme
eğilimlerini gözler önüne sermektedir.
Türkiye'de
gıdaların denetiminde iki bakanlık faaliyette bulunmaktadır;
Sağlık Bakanlığı ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı. Ancak doğal
kaynak suları, içme suları, maden suları ve tıbbi sularla ilgili
üretim, ambalajlama ve satışına yönelik düzenlemeler, Sağlık
Bakanlığının ilgili biriminin 14.04.1999 Tarih ve 4403 sayılı
yönetmelik hükümleri gereği işletilmekteyken, Temmuza 2001’de bir
Yönetmelik değişikliğine gidilmiştir.
Eski yönetmeliğe isterseniz bir göz atalım, bakalım neler
göreceğiz?:
“Her ne
surette olursa olsun;
a) Yönetmelikte belirtilen tanım ve
niteliklere uygun olsa dahi, Yönetmelik hükümlerine göre izin
alınmamış suların ambalajlanarak veya herhangi bir kaba
doldurularak satılması.
b- Dere, göl, nehir gibi yüzeysel suların
ve kuyu sularının satışı.
c-
İzinli suların, izin verilen ambalajlar dışında veya başka
firmalara ait ambalajlara dolumu ve satışı, yasaktır ve bunlar
için izin verilmez” biçimindeki hükümleriyle içme sularının
kodeksi açık bir şekilde belirlenmişti. Bu Yönetmeliğin geçerli
olduğu bir tarihte Coca-Cola nasıl oluyor da kuyu suyundan içme
suyu elde edip, ambalajlayarak satışa çıkarabiliyordu? Bu sorunun
yanıtını Yolsuzluk.com sitesinde, bu konuyu haber yapan
Mehmet A.’ya gönderilen tekzipten anlamak mümkün. Tekzip Coca Cola
Türkiye Kurumsal İletişim Müdürüne ait:
“Turkuaz,
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın 27.04.2001 tarih ve
16-000-40-00006-3 sayılı izni ile üretilmekte olan bir içecektir.
Turkuaz'ın üretim kategorisi Türk Gıda Kodeksi'nde bulunan "sofra
içeceği"dir. Sağlık Bakanlığı tarafından 25 Temmuz 2001 tarihinde
yapılan Yönetmelik Değişikliği ile "işlenmiş içme suyu" üretimi
mümkün kılınmış ve Coca-Cola Şirketi de Turkuaz markasını
"işlenmiş içme suyu" tanımı adı altında üretmek ve satmak için
gereken başvuruyu 8 Ağustos 2001 günü yapmıştır ve bu konudaki
başvuru Bakanlık tarafından değerlendirilmektedir. Bu başvuru
değerlendirilirken, Coca-Cola Şirketi'nin Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı'ndan alınmış "yasal" izin ile üretim yapmaya devam
etmesi de doğaldır. Bu öncelikli olarak kazanılmış bir haktır.
Aksi bir karar, üretim ve dolayısıyla istihdam kaybına yol açardı”
Yapılan tüm bu işlerin yasal
kılıfına uydurulduğu gayet açık, bundan şüphe yok Ancak bu noktada
önemli bir hususun da altını çizmek lazım. Tüm Türkiye’de yaklaşık
200’ü bulan doğal kaynak suyu üreticisinin Sağlık Bakanlığı’nın
ilk yönetmeliğine göre yatırım yapması söz konusu. Doğal kaynak
sularının dışında herhangi bir suyun ambalajlanarak satışına izin
vermeyen bu yönetmeliğin aksine, Temmuz 2001’de çıkarılan “İçilebilir
Su Yönetmeliği” filtreleme sistemi ile kuyu sularının
satılmasına olanak tanıyınca, haksız rekabetin ortaya çıkması
işten bile değil. Çünkü yabancı şirketlerin elindeki fabrikalarda
mevcut su rezervleriyle elde edilen işlenmiş su işinde, suyu
kaynağında doldurmak ve yerleşim yerlerine taşımak gibi maliyet
unsurları ortadan kalkıyor ve hazır bir pazarlama ağı ve marka
gücü işleri daha da kolaylaştırıyor.
Diğer taraftan doğal kaynak suyu üreticileri kaynak kirası
olarak devlete her ay 5 -100 milyar lira arasında değişen
miktarlarda kira ödemek durumunda kalıyorlar.
Türkiye’nin kaynak ve maden suları
zengini bir ülke olduğunu ve halihazırda mevcut kaynakların ancak
%20’sine yatırım yapıldığını, %80’nin ise boşa aktığını
öğrendiğimizde ise şu sorular kaçınılmaz olarak aklımıza geliyor:
Hani serbest piyasa ekonomisi
koşullarında iktisadi kaynakların optimum kullanımı söz konusu
olurdu? Optimum kullanım; rezerv suyun bugün tüketilmesine mukabil
boşa akan su kaynaklarının ihmal edilmesi anlamına mı geliyor?
Yoksa siyaset-büyük sermaye-piyasa ekonomisi üçgeninde bu
sektördeki kaynak dağılımı sorunu, çıkar ilişkileri doğrultusunda
mı çözümleniyor? Bu arada, görünmez el mi? Güldürmeyin insanı...Ne
pahasına olursa olsun serbest piyasa ekonomisini savunanlar, bu
sistemin kaçınılmaz olarak herkese eşit mesafede durması gereken
bazı güvenli kurum ve kurallara dayanması gerektiğini unutmuş
görünüyorlar. Ya da serbest piyasa ekonomisinin kurallarını da
güçlü olanın koyduğunu göremeyecek kadar ideolojik gözlüklerle
olaylara bakıyorlar. Türkiye’de bazı Kanun ve Yönetmeliklerin
nasıl belirlendiği ve hatta değiştirildiğine dair ilginç bir örnek
daha var karşımızda. Fazla söze ne hacet. Bize haddini
aşan derinlikte (!) yorum yapmak düşmez.
Varın gerisini biraz da siz merak edin ve araştırın...